Jalapeno |
Herbirimizin farklı bir rüya gördüğünü hatırlatmakta fayda var. |
Bu boşluktan kurtulamıyorum. Sanki olanları kabulleniyormuş gibiyim. Kendime savaş açmalıyım. İç isyan. Böylesi kalabalıkta, böylesi muhtaçlıkta herkes yabancı bana. Tek başıma üstesinden gelemiyorum, yardım edebilecek de zaten uzakta. Ah bu uzaklar..
Kime yaklaşsam, yaklaştıkça hep aynı suret. Gülüşler aynı, aynı bakışlar. Boşluğumun sebebi bunlar. İnsan bütününden ayrılabilir mi? Benliğimden sıyrıldım resmen. Şimdi hiç bir kalıba sokamıyorum kendimi. Çabalarım sanki vakit kaybı. Çözümsüz sebepler çok yoruyor adamı.
İşte bu, derdimin zamanla geçmiş hali..
“Gülmek başka birine bu kadar yakışamazdı. O zamanlar karşımdakinin hayatımın kadını olduğunu bilmesem de daha, ne yapıp edip konuşmam gerektiğini anlamıştım. Nasılda parlıyordu gözleri. Bana çok benziyordu kelebek. Birbirimize çok benziyorduk yani. Onunda saçları kumraldı, dalgalıydı. O kadar güzel o kadar doğaldı ki herkes kıskanırdı. Gözleri kahverengiydi tıpkı benim gibi. Öyle parlardı ki, bana bakarken bir an olsun alamazdım gözlerimi. Yumuşacık yanaklarında kocaman iki tane gamzesi vardı. Aynı benim gibi. Kaşları doğal olduğu halde o kadar muntazamdı ki, bir bütün olarak onda yaradanın emeğini görmemek mümkün değildi. Orta boyluydu kelebek. Doğuştan gelen saflığının, temizliğinin verdiği o tatlılıkla bana baktığı zaman benim nezdimde durduruyordu dünyayı ve yeniden sevdirmişti bana hayatı. Hamd olsun, iyi ki onu sevdim.
04.04.11
Taken with instagram
… Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar ‘a, ateş hırsızlarına, Ernesto “Ç´e” Guevara’ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.
Kazım Koyuncu
“Terkediyorum bu kenti
Ahh, ölüler gibi”
Bedenimin burada olması ne anlam ifade eder ki ? Buna yaşamak denemez. Annemin, babamın neşesi hep aşklarından. Nasıl özenilmez. İnsana insan hayat veriyor. Sen çekip gittikten sonra bende terkettim bu kenti zaten. Ölüler gibi.
Mevsimler sanırım bende tersine işliyor. Havalar düzeldikçe bende bozuyor. Yaz gelmesin, yaptığımız planlar boşa gidecek. Yaz gelmesin, kendimi daha bir yalnız hissediyorum. Yaz gelmesin, sende baharda kaldın sanıyorum.
Yaz geldikçe çiçekler açıyor, ağaçlar hep yeşil. Mutlu olmak için onca sebep varken, bu hüzün doğaya haksızlık. Çekilmiş onca acı, yazılmış onca şarkı, verilmiş onca nasihat varken hala seni düşünüyor olmam senin değil benim suçum. Cezayı zaten hiç sorma.
Bu yazda bir parçamı bırakacağım geride. o sebepten hiç sevemedim yazları. Bu yaz da geçer belki, ama geriye ne kalır benden bilinmez. Mevsimlerede çok yüklenmemeli, özlüyorum sonuçta mevsimler farketmez.
“Kumral bir çocuğun yaz öyküsü bu
Şarkılarla geçtim aranızdan”
Taken with instagram
İnsanlar aynı. Kadınlar hep aynı. 20 yada 30. Yaş farketmiyor.
Olgunluğu bir erdem sayıp, ateşe yürüdüm hiç korkmadan. Pişman mıyım ? Hayır. Ama vurulduğum gerçeğini gizleyemem.
Geçen gün tekrar aşık oldum. Gün geçti, mükemmel kadın geçti, ben yerimde saydım. İlerleyemedim. Ayaklarımdan çivilediler. Bazende, belki ben çözmek istemedim. Her gün yüzüne bakıp hergün kendime işkence etmek istedim.
Halbuki sevdiğini söylemişti. Kadınlar hep mi böyle Allah aşkına ? Yas tutmayı hiç mi bilmez ? Geri dönmek zorunda değil, ama gülmesin, gülmesin ki mutluluktan soğumayayım.
Halbuki sevdiğini söylemişti ? Şimdi gene söylüyor, karşısındakini değiştirerek. İnsanlar aynı. Kadınlar hep aynı. 20 yada 30. Yaş farketmiyor.
Demek ki insan her yaşta terkedebilip, terkedilebiliyormuş. Hemde çok kolay, çok basit, oldukça adi. İstemiyorum diyorsun ve bitiyor. Sonra birisi gelip de küfür eder gibi ” Bana güven ” diyor.
Demek ki insan her yaşta kandırabiliyor. Yeşil gözlerini sana dikip, konuşmadan, var olmayan aşkını, harkulade anlatabiliyor. Demek ki şeytan, yaşa başa bakmıyor.
Üstüme düşeni yaptığımı bilmek beni rahatlatsada, omuzlarımdaki yükü hafifletmeye yetmiyor. Ama ne olursa olsun demek ki, eski sevgilinin kudreti, gece saat 4’de ayrılık mesajı atmaya yetiyor. Kadınlar sabırsız.
Halbuki sevdiğini söylemişti. Kadınlar hep aynı. 20 yada 30. Yaş farketmiyor.
Niye bu yaşta bu kadar beyaz ? Nereden geldi ? Bana bu kadar fazla belki de ? Bunları düşünen olmaması ne acı. O değil de, artık her yaptığımın sonu acı, cümlelerimin bile.
Bazen, çizgimin dışına çıkıp haykırmak istiyorum.
“Ulan kaltak ! Neredesin ?! Niye gelmiyorsun !? Sıçtın ulan ağzıma.” Bana yakışmaz ne yazık ki. Yada bana ne yakışır ?
Kışı atlatmaya çalışırken yalnız bıraktın beni, şimdi bu bahar hiç bana gelir mi ? Mevsime zıt, tüm yapraklarım döküldü. Hepsinin de rengi yeşildi halbuki.
İnsanın yazacak bir şeyi olmaması ne kötü. Önceden seni anlatmaya yetmezken kelimelerim, şimdi acını anlatamıyorum.
“Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum…”
Bugün, aynı adlı romanından uyarlanan “Açlık Oyunları” ya da orjinal ismiyle “Hunger Games” adlı filmi Yavuz Çelik ile birlikte izledik. Başlamadan önce şunu söylemeliyim ki eğer rutine binmiş filmlerden ve konularından sıkıldıysanız bu film (kitabıda dahil olmak üzere) tüm tabuları yıkıcak gibi gözüküyor. Film (yada kitap) farklı kelimesinin anlamını sonuna kadar kullanıyor demek yerinde olur.
Öncelikle, benim önerim bu filmi izlemeden önce kitabını okumanız. Çünkü filmin eksik yanlarını konuşacak olursak haklı olarak film, kitapda ki içeriğin tamamına sahip değil. Fakat gene de 102 dakika süren bu filme olabildiğince ayrıntı sığdırılmış. Buradan devam edecek olursak, kitabı okumadan filmi izlemek takdir edersiniz ki hayal gücünüzü kısıtlıyor ve sizi tamamen yönetmenin hayal gücüne hapsediyor. Filmi, kitabı okumayan Yavuz ile izlediğimiz için farkı daha iyi anladığımı söyleyebilirim. Çünkü film arasında Yavuz, “Bir an önce başlaması için sabırsızlanıyorum.” derken ben zaten filmi izlemeye devam edebiliyordum :)
Diğer yandan, filmlerde sahne sanatlarına önem verenler için (mesela arkadaşım Yavuz gibi) vizyonda ki diğer filmlere nazaran 3D teknolojisine sahip olmayışı bir eksi gibi gözüksede, göz zevkini fazlasıyla doyuran aksiyon sahneleriyle sizleri, aşkın ve dramın içinden geçirerek bilim kurgu dünyasının içine son hızla çekiyor.
Eğer kitap okumayı sevmeyen ya da bir an önce filme gitmek isteyipde vakti olmayanlar içinse asla kaçırılmayacak, sıradışı bir içtenlikte, bilimkurgu filmi. İzleyen herkesin “Ateşi Yakalamak” filmini şimdiden beklemeye başlayacağına eminim. İyi seyirler.
Taken with instagram
Bazan şehrin damarlarından kan çekilmiş gibi renksiz.
Tarık Tufan
Dün, uyumadan önce aldığım yüksek doz Sadri Alışık’tan mıdır bilnmez, bu sabah çok arabesk haller içindeyim, kahvenin tadı bile bozuk gibi, tuhaf…
![]()
Sabahlarım, bu şarkıyı duymadan başlayınca bir eksiklik hissettiğimden hiç bahsettim mi size?
oyş. :D